Bu tehdit ne ilk ne de son…

Geçen sayıda uzun uzun bahsetmiştim; bu topraklarda varlık sürdürmenin zorluğundan… Ama mümkün olduğundan; mümkün kılmanın yolları olduğundan…

İlk şartı, diplomasi ile duygusallık, Türk Milleti’nin en karakteristik özelliğidir, arasında denge kurmaktır, kurabilmektir. Hemen belirteyim; bu benim şahsi tezimdir. Ancak, yaşanan hemen her ulusal ve/veya uluslararası kriz bu tezimi doğrular nitelikte. Keza, ABD yönetiminin Brunson davasına karşı hassasiyeti ve bu dava üzerinden Türkiye’ye savurduğu yaptırım tehditleri…

Bu her ne kadar diplomasiye yakışmasa da diplomatik bir olaydır. Bu çerçevede değerlendirilip cevap verilmesi gereklidir. Eğer duygusallığa kapılıp söylemlerimizi bir başka ifade ile sesimizi yükselterek bir netice alamayız.  Biz üçüncü dünya ülkesi değiliz; kıtaların birleştiği, daha net bir ifade ile her görüşten, her inançtan devletle doğal olarak, coğrafi olarak bağ ve ilişki kuracak kritik ve avantajlı bir coğrafyada, bin yıllardır uluslararası siyasette etkin ve güçlü bir devletiz. Diplomatik krizleri nara atarak çözmek Türk Devlet Geleneği’nde, benim bilebildiğim kadarıyla, yoktur. Karşımızdaki tehdit ister açık olsun, ister üstü kapalı; ister bir üçüncü dünya devletinden olsun ister bir hain terör örgütünden ister Dünya’nın süper gücünden gelsin fark etmemeli. Sağ duyulu, metanetli, duygusallıktan çok mantıksal çerçevede, sonraki olası hamleleri öngörerek ve hesaplayarak ve şüphesiz bin yıllara dayanan köklü Türk Devlet Geleneği’nin gerektirdiği biçimde hareket etmek durumundayız.

Zira bu tehdit, hepimizin bildiği gibi, ne ilk ne de son…

Ülkecek büyük bir devinimin, değişimin içerisindeyiz yine… Acaba dünya üzerinde bu kadar hareketli, değişken ve hızlı bir gündeme sahip, Türkiye gibi, kaç ülke vardır? Çok fazla olduğunu sanmıyorum. Bilmeliyiz ki bizim gerçeğimiz bu ve hep bu olacak. Şer odakları hep vardı ve hep var olacaklar. O nedenle sadece sesimizi yükseltmekle bir yere varamayız; şer odaklarının varlığını kabullenip bu doğrultuda bir yol haritası çizmek zorundayız. Söylem değil eylem, söz değil iş üretmek zorundayız. Ancak o zaman tehdit etmeye cüret edilemeyen bir ülke olabiliriz. Tüm Dünya çekiştirse de paçamızdan ilerleyişi sürdürmek zorundayız. Bir bütünün, bir Türkiye’nin birer parçası, uzvu olduğumuzu unutmadan ev süpürmekten atom parçalamaya kadar her ne yapıyorsak daha iyiyi, en iyiyi hedefleyerek yapmalıyız.